bazı topraklara özel bir ruh üflenmiştir diye düşünür insan bazen. oralardan çıkan her ses içi acıtır, oralardan çıkan her ses binlerce yıldır çekilen acıları, sevinçleri, sıkıntıları zaman olur bir notaya sığdırır. ve bu özel toprakların seçilmiş çocukları vardır. davud peygamber misali oraları bizlere o büyülü sesleriyle anlatsınlar diye gönderilmiş özel çocuklar. mısır için ümmü gülsüm, lübnan için fairuz, orta anadolu için neşet ertaş, ege için kazantzidis kimse endülüs için camaron de isla odur işte. şarkısını öyle bir söyler ki endülüs tarihine cebelitarığın ötesinden başlarsınız, tarifaya iner içerilere doğru ilerlersiniz. kurtuba, gırnata, sevilla... çingeneler, yahudiler, ispanyollar , araplar, berberiler... akdeniz'in o boğucu nemi, gölgesini bütün cömertliğiyle size açan zeytin ağaçları, şırıl şırıl akan sular... din uğruna, ganimet uğruna yapılan savaşlar sonrasında gelen büyük göçler, büyük kırımlar... koskoca medeniyet ve miras bıraktığı bütün ağıtlar. endülüsün seçilmiş çoçuğu camaron de isla işte bu mirasın bırakıldığı ses, büyük anlatıcı. tam anlamıyla endülüs'ün çocuğu endülüs'ün sesi ...
5 Ekim 2011 Çarşamba
Camaron De Isla ve Endülüs
bazı topraklara özel bir ruh üflenmiştir diye düşünür insan bazen. oralardan çıkan her ses içi acıtır, oralardan çıkan her ses binlerce yıldır çekilen acıları, sevinçleri, sıkıntıları zaman olur bir notaya sığdırır. ve bu özel toprakların seçilmiş çocukları vardır. davud peygamber misali oraları bizlere o büyülü sesleriyle anlatsınlar diye gönderilmiş özel çocuklar. mısır için ümmü gülsüm, lübnan için fairuz, orta anadolu için neşet ertaş, ege için kazantzidis kimse endülüs için camaron de isla odur işte. şarkısını öyle bir söyler ki endülüs tarihine cebelitarığın ötesinden başlarsınız, tarifaya iner içerilere doğru ilerlersiniz. kurtuba, gırnata, sevilla... çingeneler, yahudiler, ispanyollar , araplar, berberiler... akdeniz'in o boğucu nemi, gölgesini bütün cömertliğiyle size açan zeytin ağaçları, şırıl şırıl akan sular... din uğruna, ganimet uğruna yapılan savaşlar sonrasında gelen büyük göçler, büyük kırımlar... koskoca medeniyet ve miras bıraktığı bütün ağıtlar. endülüsün seçilmiş çoçuğu camaron de isla işte bu mirasın bırakıldığı ses, büyük anlatıcı. tam anlamıyla endülüs'ün çocuğu endülüs'ün sesi ...
22 Eylül 2011 Perşembe
Saniyelere, Dakikalara, Saatlere ve Takvimdeki Bütün Yapraklara Adanmış Kısa Bir Öykü
"Zaman bir yanılsamadır"
Albert Einstein
"Zaman bir yanılsamadır, Öğle yemeği zamanı onun iki katı kadar yanılsamadır"
Douglas Adams
"Bence de zaman bir yanılsamadır"
Otomatik Patlıcan
------
Yavaş yavaş tırmandım saate doğru. Önce akrepten tuttum, gece yarısı olur olmaz usulca yelkovana zıpladım. Sonra saniye kadranına. En son hatırladığımda saat gece yarısını 5 dakika 5 saniye geçiyordu. Uyandığımda takvim yapraklarındaydım. Yolumu kolayca bulurum zannettim, çıkarım tekrar saate hemence. Fakat kaybolduğumu anlamam uzun sürmedi. Bir ileriye bir geriye doğru koşturmaya başladım. Baktım böyle olmayacak çıkışı geride aradım önce.Yüreğimin yandığı o kavurucu yılları geçtim yüreğimi tekrar yakarak. Yüreğim o kadar yandı ki , o ateş gözümü o kadar aldı ki , beynim o kadar meşgul oldu ki o acıya bir kez daha, gittikçe uzaklaştığımı geçtiğim milyonlarca saniyenin birinde bile anlamadım. Ta ki takvim yapraklarından soğuk bir bahar gecesine gelene kadar. Babaannemin hikayelerinden hatırladım o günü. Baharın başında evlerin çarpık çatılarında sular da benim gibi zamanı durdurmuş buz olmuş sarkıyorlardı, yerler karla kaplıydı. Gözümü kaldırıp daha gerisine bakmak istedim fakat oralarda hiç bir şeycikler yoktu. Gelebileceğim ilk takvim yaprağına kadar gelmiştim. Durdum biraz orada, soluklandım. Küçük bir hesaba koyuldum kendi kendime kaç sayfa daha geçecektim geldiğim yere geri dönmek için. Yorgunluktan küsuratları hesaplayamadım ama yaklaşık 9500 takvim yaprağı ileride olmam lazımdı. Koskoca 9500 yaprak. Her sayfasında yeni doğan bebeklere yeni isimlerin tavsiye edildiği, her sayfasında kim bilir kaç milyonlarcasının doğduğu ve kaç milyonlarcasının büyüyüp öldüğü koskoca 9500 yaprak. Ağlamaklı oldum ben nasıl buraya geldim, o kadar yolu nasıl geri giderim diye. Derken hıçkıra hıçkıra ağlamaya başladım. Ağladıkça hatırladım bana anlattıkları hikayelerden, o gece de böyle ağlamıştım. Tekerrür zamanın acı bir şakası diyerek ve gücümü toplamaya çalışarak tekrar çıktım yola. Her yaprakta eski bir kokuyu, eski bir tınıyı hatırladım. Hızlandıkça hatırladım, hatırladıkça hızlandım, hızlandıkça hayıflandım, bari bu sefer yavaş diye. Ama dinlemedi ayaklarım, daha gideceğin binlerce yaprak var dediler. Acele et ! Daha önce ettim dedim, bari bu defa tadını çıkarayım. Olmaz dediler yetişmen lazım. Neye diye sordum, sinirlenerek. Binlerce yaprak ötende duran, seni bekleyen ve akıp giden şeye. Çok uzaklaştın dediler, zaman kaybetmemeliyiz. Kaybolduğum zamana mı nazire yaptılar anlamadım ama devam ettim aynı hızla. Geçtiğim yaprakları hayal meyal de olsa tekrar hatırlayarak koştum, koştum, koştum. Yoruldukça daha yorulacağın çok yaprak var dediler ayaklarım, beni susturdular. Annemin okul önlüğümü giydirdiği o günü hızlıca geçtik, babamın elimden tutup ilk bisikletimi aldığı o gün biraz durmak istesem de yapamadım. Ateşler içinde bir hafta yattığım takvim yapraklarını geçerken sırtım ter içindeydi. İlk aşk, ilk kavga, okunan ilk harf, ilk hece, ilk cümle, ilk paragraf, ilk öykü, ilk roman, ilk şiir...Çarpım tablosunu ezbere okuduğum o günü geçerken şükrettim. Yoksa hesaplayamazdım yolumu bulmak için daha kaç bin takvim yaprağı daha geçmem gerektiğini. Bozkırdan geçtim, sıra dağları aştım, denizleri gördüm, tekrar bozkırdaydım. Durmamacasına koştum. Yuvadan koptuğum o günlerde de durdurmadılar beni. Bazı yapraklarda yanıma birisi daha takıldı, yüzünü hayal meyal hatırladığım. En düz yaprakları onunla koştuk, tekrar dağların tepesine geldiğimizde birden bıraktı elimi, tökezledim, tepetaklak düştüm, yuvarlandım. O aralar geçen takvim yapraklarının hiç birini göremedim. Yuvarlandım, yuvarlandım, yuvarlandım. En sonunda birisi durdurdu beni, elleriyle sıkıca sararak. Nereye gidiyorsun dedi, bundan sonrası yok. Benim acilen takvimin dokuzbinbeşyüz küsürüncü sayfasına ulaşmam lazım. Orada akıp giden ve benim dahil olmam gereken bir şeyler var. Bir anda kahkaha patlattı adam. Bak dedi sana kaçıncı yaprakta olduğunu söyleyemem, yoksa oyunun kuralını bozarım. Ama şunu bil ki biraz fazla gelmişsin. İstersen gel seni alayım sonsuz takvim yapraklarının olduğu, hatta takvim yapraklarının hiç bir hükmünün olmadığı bir dünyaya götüreyim ya da yolunu tarif edeyim geri dön gideceğin yere. O yeni dünyayı ne kadar merak etsem de cesaret edemedim. Tarif et, ne olur tarif et dedim, yalvardım adama. Sakin ol dedi, her şeye hakim, dudaklarından bilgeliğin aktığı bir gülümsemeyle. Buradan hiç yolundan sapmadan saçlarının bir telinde dahi siyah kalmadığını farkettiğin o günü bul. Orayı bulur bulmaz işin kolaylaşacak. Yolunu kaybetmeden, önce her bir siyah saç telini kaybettiğin yapraklar boyunca geç. Hiç durmadan yürü sonra, saçında yedi veya sekizinci beyazını saydığın güne kadar git. Tahminimce aradığın yer oralarda bir yerlerde.
Adamın dediğine uydum başka bir çıkar yol olmadığı için. Fazla zaman kaybetmedim, sağıma soluma fazla bakmadım. Kaç takvim yaprağı geçtim saymadım bile. Epey sonra soluklanmak için bir takvim yaprağında uzanmıştım ki bir şey beni yukarıya doğru çekmeye başladı. Akrebin sivri ucuna takılmıştım, oradan yelkovana ve saniye kadranına. Saat yediye çeyrek vardı ki, dünyanın sonunu haber veren İsrafil'in suru misali bir gürültü koptu ...
-En Kalender Progressive Rock Örnekleri- Clockwork Eggplant Production Proudly Presents
İnsan bazen düşünüyor, rabbimizin bize verdiği yaşam süresi ne kadar kısa veya ne kadar uzun olursa olsun, hayatı boyunca kaçıracağı o kadar çok şey var ki. İnsana dair dinlenecek onca hikaye, okunacak onca kitap, seyrine dalınacak onca film, tadına bakılacak onca yemek, tarihte yaşamış onca kavim, kulakların pasını silecek onca parça... Hani bir laf var bilmediklerimizden basamak yapsak başımız arşa değer diye, oradan yola çıkarak, tecrübe etsek belki hayatımızın en güzel şeyi olacak o kadar şeyi ıskalayıp göçeceğiz. Ondan dolayı radyoda dinleyip çok hoşuma giden fakat adını sanını bilmediğim parçalarda çokca hüzünlenirim. Bilirim ki o şarkıyı çok şanslı değilsem bir daha ömür boyu dinleyemeyeceğim. Sırf bu yüzden öte tarafta olur da eğer cennete layık görülürsem, huriden çok "special collection of x" albümlerini talep edeceğim dostlar. Varacağım yer burası değildi ama buraya geldik. Madem buraya geldik üstteki metinle biraz sonra paylaşacağım parçaları birbirine bağlayalım. Hani dedim ya ıskaladığımız bir çok şey olacak diye, olur ya ilgilenenler olursa benim "ulan ne müthiş bi zekayla yapılmış bu parça" dedikleriminden belki bi kaçını dinlemeye değer bulurlar da ıskalamazlar diye böyle bi çaba içine girdim. Ha benim bundan çıkarım olacak mı ? Olabilir aslında. Yine olur da birileri bu fukaranın blog'unu okur canım patlıcanım bak şunları da sen kaçırmışın derse, bunu yorum olarak paylaşırsa, dünyanın en tatlı patlıcanı olurum beni hiç bir zaman kırağı çalmaz o vakit. Hem de ne güzel olur ki kendi aramızda süper bir seçmece yapmış oluruz.
http://en.wikipedia.org/wiki/Progressive_rock
Nektar - Let It Grow - 1976 - ( Aslında 19 dakikalık Remember the Future, Part2'nin içindeki bir kısım fakat daha sonra radyo promo olarak yayınlanmış)
Eloy-Le Reveil Du Soleil - 1976 -
Camel- Nimrodel , The Procession, White Rider -1974-
Tangerine Dream 3 Am at the Border of the Marsh from Okefenokee - 1976 - ( Dikkat Tüy Ürpertir özellikle 2:49'dan sonrası)
King Crimson - Epitaph -1969 -
Tangerine Dream - Bent Cold Sidewalk - 1978 -
Genesis- Musical Box -1972-
Barclay James - Mocking Bird -1971 -
Moody Blues - Nights in White Satin -1967-
Pink Floyd - Dogs - 1977 - (Aslında bir kamyon Pink Floyd şarkısı yığılabilir bu listeye fakat içim kan ağlaya ağlaya içlerinden beş ayrı albümden beş ayrı parça listede yerini alıyor. Aynısı Tangerine Dream için de geçerli)
Pink Floyd - A Saucerful of Secrets -1968- (Özellikle 6. dakikadan sonrasına dikkat)
Pink Floyd - Shine On You Crazy Diamond -1975 -
Pink Floyd - Echoes - 1970 -
Pink Floyd - Atom Heart Mother - 1970 -
10 Ağustos 2011 Çarşamba
All Time Greatest Hits for Ramadan
Merhaba gönül dostları,
Bu aralar durmadan huşu içinde dinlediğim SQNY müzik etiketiyle piyasaya çıkmış çok kaliteli bir toplama albümü paylaşmak istiyorum. Daha önce Best of Christmas Hits 1, Best of Christmas Hits 48 , Yom Kipur Songs gibi başarılı toplama albümler çıkaran SQNY müzik bu defa Londra merkezli Taqva FM'in ünlü DJ'yi MC Maqam-ül Emiyn (M.iN) katkılarıyla gerçekten dinlemesi huzur veren bir Ramazan albümü çıkarmış. Her biri özenle seçildiği isimlerinden belli ve anlamasını bilen için derin mesajlar içeren parçaları dinlemek gerçekten etkileyici.. Buradan MC M.iN'e teşekkürlerimi iletiyorum ve şimdiden sizlere iyi dinlenceler diliyorum,
Stairway to Heaven (Cennede Basamaklar) - Led Zeppelin
Tears in Heaven (Cenneddeki Gözyaşları) - Eric Clapton
God is a DJ (Rabbim bir DJ) - Faithless
Angel (Melakeler) - Massive Attack
Bohemian Rapsody (Bismillah) - The Queen
Loosing My Religion (Dinimi Kaybediyorum ama Hırsityanlık bazında) - REM
God is a DJ (Rabbim bir DJ) - Faithless
Angel (Melakeler) - Massive Attack
Bohemian Rapsody (Bismillah) - The Queen
Loosing My Religion (Dinimi Kaybediyorum ama Hırsityanlık bazında) - REM
God Gave me Everything (Rabbim Bütün Rızkımı Verdi) - Mick Jagger
God Save The Queen (Allah Devlet Büyüklerimizi Korusun) -The Queen
God Save The Queen (Allah Devlet Büyüklerimizi Korusun) -The Queen
Heaven and Hell (Cenned ve Cehennem) - Black Sabbath
Knockin' On Heaven's Door (Cennetin Kapısını Çalan Benim) - Bob Dylan
Thank You Lord (Rabbime Şükürler Olsun) - Bob Marley
The Prophet's Song (Peygamberimizin Şarkısı) - The Queen
Dear God Please Help Me ( Meded Ya Allah) - Morrisey
Bonus Track : Rivers of Sholl Heaven (Şol Cennetin Irmakları) - Grup İyyakenabüdü (LIVE from Mecca Cola Festival)
Knockin' On Heaven's Door (Cennetin Kapısını Çalan Benim) - Bob Dylan
Thank You Lord (Rabbime Şükürler Olsun) - Bob Marley
The Prophet's Song (Peygamberimizin Şarkısı) - The Queen
Dear God Please Help Me ( Meded Ya Allah) - Morrisey
Bonus Track : Rivers of Sholl Heaven (Şol Cennetin Irmakları) - Grup İyyakenabüdü (LIVE from Mecca Cola Festival)
30 Temmuz 2011 Cumartesi
Mommo (Kız Kardeşim)
Garibin dünyada yüzü gülemez
Her zaman işleri zordur garibin
Sever sever sevdiğini alamaz
Bülbül kimin işi zordur garibin
İniler arı gimi gendinden geçer
Her çiçek bağrına bir yara açar
Bir bina yapsa da çabucak uçar
Böyle kara bahtı vardır garibin
Garibin yüzüne gülen bulunmaz
Gül olsa pazarda alan bulunmaz
Garibin derdinden bilen bulunmaz
Dünyası başına dardır garibin
Demiş "Garibin" biri yine bozkır diyarından. Özdemir Asaf'ın dizeleri misali kelimeler arasında Orta Anadolu'yu tasvir etmek için birimizi seçelim deseler, görevi hiç koşulsuz "garip" kelimesine verirlerdi sanırım. Göz alabildiğine sarının, kurak toprağın içindeki üç beş yeşil kavak gibi garip. Kilometrelerce düzlüğün içinde başını eğmiş kel dağlar gibi garip. Şehire toprak yollarla bağlanan, hanesinin büyük kısmını şehre yollamış köyler gibi garip. Dede gibi garip, Ayşe gibi garip, Ahmet gibi garip. İstanbul'da tutunamamış İstanbullu bakkal gibi garip. Ekmek uğruna vatanından kaçıp gurbete giden teyze gibi garip. Bir bozlakta bağlama nameleri gibi garip, karanlığın içindeki cılız ışıklar gibi garip.
Ve filmler kendileri arasında birleşip "garip"leri en iyi anlatan filmleri seçelim deselerdi bu film tartışmasız "Mommo(Kız Kardeşim)" olurdu. Başından sonuna, çaresizlik, sadelik, kaybetmişlik. Her bir karede ayrı hüzün, çıkışın çözümün bulunamamasının hüznü. Ama bunları yaparken bir saniye bile Türk sinemasının müzmin hastalığı romantizm ve abartma yok. Yönetmenin de röpörtajında dediği gibi sanki bir film değil de, uzaktan bir yerlerden Ayşe ile Ahmet'in yaşamını izliyor gibiyiz. Muarrem Ertaş'tan, Hacı Taşan'dan, Neşet Ertaş'tan arkadan içli içli çalan bozlaklar, Erkan Oğur'un film müzikleri ve filmin sonundaki kına türküsü de inşaati tamamlayan kilit taşı gibi.
Vicdanımıza dokunan onlarca sahne sayabilirim filmle ilgili fakat son on dakikası kelimelerin tasvirde zorlanacağı ayrıntılara sahip. Aynen "Grave of Fireflies" gibi. Velhasılıkelam, insanı anlatan, insana dair her şey güzel, hele de söz konusu çocuklar olunca. Ben çenemi açıp film hakkında daha çok ipucu vermeden kaçayım buralardan. Siz de filmin sonundaki kına türküsünü dinlersiniz hem bu arada.
14 Temmuz 2011 Perşembe
bob marley "soul rebel" ile ilgili kısa bir öykü --CAPS'li--
genç son soru için izin istedi, kendisi için müthiş bir fırsattı. çünkü yıllarca eline aldığı bütün enstrümanları yarım bırakarak kaçmıştı, karşısında ise üsküdar müsiki cemiyetinde yıllarca ud çalmış bununla yetinmeyip viyana'da batı müziği hakkında eğitim almış yılların kurdu ziya cemil bey oturuyordu.
kısa bi yutkunmadan sonra sordu;
-üstad müzisyenin iyisini nereden anlarız, kimdir iyi bir müzisyen ?
yaşlı adam elini yüzlerce plağın olduğu dolabına götürdü ve bu plakların arasından iki tanesini seçti. amerikan üssünde çalışan arkadaşı hediye etmişti, karayipli, gençten bir çocuğun plaklarıydı. söylenene bakılırsa o garip saç stiliyle bütün amerikayı kasıp kavuruyordu. neydi nedendi bilmiyordu adam, zaten ilgilenmiyorduda yaşayacağı son bir kaç seneyi düşününce. tınılardı onu cezbeden, dünyanın dört bir köşesinden. sonra sırayla iki parça çaldı ayrı ayrı kırkbeşliklerden, iyi dinle dedi gence.
Birincisi ;
İkincisi ;
genç heyecanla söze atıldı;
-"fakat bunlar aynı şarkılar."
yaşlı adam plağı durdurduktan sonra, adıyaman tütününden sardığı sigarasını aldı yaktı ve başladı konuşmaya.
-"işte dedi iyi bir müzisyen aynı parçayı her icra edişinde ruhundan beyninden yeni bir şeyler katandır. aslına bakarsan nota ve kuram sadece bunun yansımasıdır" dedi çocuğa.
çocuk anlamış gibi gözüküyordu ama kafasında son bir soru daha vardı. uzun bir düşünme sürecinden sonra o soruyu da çekinerek sordu ziya cemil bey'e.
- "peki serdar ortaç bu anlattığınız olgunun neresinde?"
ziya cemil bey sigarasından uzun bir fırt daha çektikten sonra duvara bakakaldı ve düşüncelere daldı..
işte bu sorunun cevabı genç için hep muamma kaldı.
bay aftomatik baldican
28 Haziran 2011 Salı
Beni Biraz Anlasaydın

Orhan Gencebay'ın nam-ı değer Orhan Babamızın popülerleşmiş, marşa dönüşmüş dillere pelesenk olmuş bir çok şarkısı olduğu bir gerçek. Ama bulunduğu toprakların müziklerini etkileyen, dönüştüren bütün müzisyenlerin olduğu gibi Orhan Gencebay'ın külliyatı da dipsiz bir kuyu. O kuyuya girdiğinizde her an karşınıza diplerde kalmış, bunu neden daha önce dinlemedim dediğiniz onlarca parçaya rastlamanız mümkün. Bir "Batsın Bu Dünya" etkisi yaratmasa da "Akşam Güneşi"nden, "Acı Gözyaşlarım"a, "Leyla ile Mecnun"dan, "Haberin Var mı"ya, "Hangi Rüzgar"a ve daha onlarcasına kadar parça "Ya Evde Yoksan" gibi kendisini hakkettiği popülerliğe eriştirecek vesileler bekliyordur kim bilir.
İşte bunlardan birini bu haftasonu Ankara'dan İstanbul'a dönerken "shuffle" denen nimet sayesinde keşfettim. O dakikaya kadar sanıyordum ki artık Gencebay külliyatı tamamıyla dinlenmiş, toparlanmış alternatif bir "Best of" yapacak kıvama gelmişti. Ne yazık ki "Beni biraz anlasaydın" karşıma çıkarak Orhan Baba gibilerin her zaman keşfedecek yeni eserleri olduğunu bir kez daha anlamamı sağladı. "Beni Biraz Anlasaydın" 1985'te Orhan Gencebay'ın albümüne ismini veren şarkı. ( Bu albümde "İkimizden Bir Kalmadı"da enfestir) Parça başlangıcından itibaren buram buram müzikal dolgunluk ihtiva etmekte. Orhan Gencebay çok sesli müzik dersi veriyor. Doğu ezgileriyle notaların sınırlarını zorlayan yaylılara, bas gitar ve akustik gitar hiç yabancılık çekmeden eşlik ediyor, ama son vuruşu araya serpiştirilmiş bağlamanın dertli nameleri yapıyor. Neşet Ertaş'ın köyden,şehre getirdiği bağlamayı, Orhan Gencebay bu kompozisyonuyla şehrin tam anlamıyla göbeğine yerleştiriyor sanki. (Bağlama merkezli diğer bir Gencebay şarkısı için bkz : Gurbet) Orhan Baba'nın vokalleri tam olması gerektiği gibi sözleri yansıtıyor, sözler zaten zamanında ayrılık acısı çekmiş gönülleri derinden yaralıyor, ezgilerdeki iniş çıkışlar ayrılık acısını yaşayan yüreğin iniş, çıkışları gibi. Bir hiddet, bir kabullenme, bir çöküş ve çokça sitem, ardından tekrar hiddet. Sözler ve müzik birbirini tamamlıyor.
Daha da uzatasım var ama bence şarkıyı dinleyelim, o kendini benden çok daha iyi anlatacak zaten ;
( Ha bu arada ne Orhan Gencebeeay mıı, nee arabeskkk mii diye burun kıvıranların burnunu bu platformdan tatlı bir şekilde mıncırıyorum)
http://fizy.com/#s/18yxax
http://fizy.com/#s/18yxax
(bu da müziğe odaklanayım diyenler için enstrümental'i)
http://fizy.com/#s/12wbgy
http://fizy.com/#s/12wbgy
13 Haziran 2011 Pazartesi
Reel Politika vs İnsan

evren'e reel-politika'nın acımasız, dar ve insanı dışlayan çerçevesi dışından bakınca çok rahat anlaşılabilir ki "insanlık" onuru aslında her şeyin üstündedir. siyasetin dili her zaman yalan üretir, aslolan insanın döktüğü gözyaşı, çektiği acılar, attığı kahkahalardır. kimsenin gündelik hırsları uğruna, adı devlet politikası olan namussuzluklarla diğerlerine acı çektirme lüksü, haklarını gasp etme lüksü, kimilerinin ellerine silah verip diğerlerini öldürme lüksü olmamalıdır. filistindeki duvarlardan, suriye'deki katliama, ırakta'ki işgale, fakirliğe, soykırımlara, işkencelere,zorunlu tehcirlere, insan hakları gasplarına kadar herkes elinden geldiğince vicdani duruşunu ortaya koymalıdır. roger waters'ın yaptığı gibi;
Kaydol:
Yorumlar (Atom)





